ARTHUR SCHOPENHAUER’İN KADINLAR HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ

Jouy’un kaleme aldığı şu birkaç satırdan oluşan cümlesi,

“Kadınlar olmasaydı dünyadaki yaşamımızın başlangıcı tam bir çaresizlik ve acziyet; ortası zevkten mahrumiyet ve sonunda asla teselli olmazdı.”

değerlendirmelerime göre kadınların gerçek övgüsünü Schiller’in (kadınları yüceltmek için kaleme almış olduğu) daha dikkatli bir düşünmenin ürünü ve karşıtlıklar içeren tarzı ve karşıtları kullanımı nedeniyle daha et­kileyici olan “Würde der Frauen” başlıklı şiirinden daha yetkin ve eksiksiz biçimde dile getirir. Aynı şey daha romantik bir şekilde Sardanapalus’ta Byron tarafından dile getirilir:

İnsan yaşamı kadının göğsün­den doğar
Onun dudaklarından öğrenirsiniz söylediğiniz ilk ve küçük söz­cükleri
İlk gözyaşlarınızı silen de odur
Son saatinde, erkekler kendileri­ne önderlik edene, zül sayarken, son nefesini duyan da yine odur.

(Perde 1, Sahne 2)

Bu iki bölüm kadınların en doğru şekilde değerlendirilebilmesi için gerekli olan doğru bakış açısına işaret eder.

Kadınların zihinsel olsun bedensel olsun, büyük işler için ya­ratılmamışlardır. Bunu net bir şekilde anlamak için görüntülerine bakmak yeterlidir. Onlar yaşamlarının çilesini yaptıklarıyla değil katlandıklarıyla çekerler, (borçlarını doğum sancılarıyla, doğurduk­ları Çocuğu bakıp büyütmeleriyle, sabırlı ve neşeli bir yoldaş (Eş) olmaları gereken erkeğe karşı gösterdikleri itaatle öderler. En yoğun ıstıraplar ve neşeler onların yapısına ve tabiatına uygun değildir. Onların payına düşen büyük güç ve metanet gösterileri değildir; on­ların yaşamı erkeğinkinden daha sakin, daha nazik, daha hafif-latif bir şekilde (daha az önem taşıyarak), esas itibarıyla daha fazla mutlu ve daha fazla mutsuz olmaksızın akıp gitmelidir.

  • Kadınlar çocuklar gibi temiz duygulara sahiptir.

Kadınlar, sahip oldukları doğal yapılarına uyumun bir sonucu olarak ilk çocukluk dönemimizin bakıcıları ve mürebbiyeleri gibi davranmaya yatkındırlar (bu işler için tam anlamıyla uygundurlar), bunun tek nedeni kendilerinin çocuksu, uçan ve dar görüşlü olmala­rıdır. (tek kelimeyle onlar bütün yaşamları boyunca koca çocuklar­dır. Çocuk ile gerçek anlamda bir insan olan yetişkin erkek arasında bir orta nokta, bir ara aşamadırlar. Bakın görün bir genç kız, bir ço­cukla nasıl da oynar günler boyunca, nasıl da dans edip şarkı söyler. Üstelik bunu hiç sıkılmadan yapar: Sonra düşünün bir adam, eğer bu kız çocuğunun yerinde olsaydı, dünyada düşünülebilecek en iyi niyetlerle ne yapardı veya elinden ne gelebilirdi?

  • Kadınlar hayatın korunması için kendilerini feda eder.

Tabiatın büyük gücü, konu genç kızlar olduğunda, dramatik bir anlamda çarpıcı etki denen şeyi göz önünde tutmuş gibidir; çünkü onları yaşamlarının kalanı pahasına, birkaç yıllığına emsalsiz bir güzellik tam bir cazibe ve dolgunlukla donatır. Tabiat bunu öyle bir şekilde yapmıştır ki, bu birkaç yıl boyunca bir genç adamın hayal gücünü ve hatta hayal dünyasını kendilerine tutsak edebilirler. İşte bu tutsaklık, yaşadıkları süre boyunca onların bakım ve gözetimi­ni şu veya bu şekilde üstlenmeyi onurlu bir iş bilerek peşlerinden koşturup duracak boyutlara erişir. Eğer genç adam sadece mantığıy­la hareket edip ve düşünüp taşınarak hareket etmiş olsaydı, bu onu böyle bir adım atmaya sevk etmeye yetecek derecede uygun bir gü­venceyi temin eder görünmezdi. Dolayısıyla tabiat, kadınları bütün yaratıklara yaptığı gibi, yaşamlarının korunması için (ne bir eksik ne bir fazla) hizmetinde olacakları süre boyunca, gerekli olan silah ve teçhizatlarla donatmıştır. Başka her yerde olduğu gibi burada da tabiat o hep bilinen tavrıyla, yani aşın tutumlulukla hareket etmiştir. Nasıl ki, dişi karınca birleşmeden sonra üreme amaçları için artık lüzumsuz, hatta tehlikeli hale gelmiş olan kanatlarını kaybeder, bir kadın da bir veya iki çocuk doğurduktan sonra güzelliğini büyük bö­lümü itibarıyla kaybeder ve muhtemelen aynı sebeplerden ötürü…

  • Kadınlar özel ihtiyacını her zaman ikinci planda tutar

Genç kızların evle ilgili olarak veya başkaca iş ve ilişkilere kalplerinde ikinci sırada, hatta safi şaka yahut latife türün­den bir şey olarak yer verdiklerini görürüz. Ciddi bir şekilde dikkat ve emek sarf ettikleri tek şey, aşk, sevdikleri insanın gönlünü kazan­ma yahut giyim kuşam, cilt bakımı, dans etme ve kısaca söylemek gerekirse tüm bunlarla ilişkili olan her şeydir.

  • Kadınlar erkekten daha çabuk olgunlaşır

Bir şey ne derece soylu ve mükemmel ise, onun olgunluğa eriş­mesi de o derece geç ve yavaş olur. Erkek, zihinsel kavrama gücü­nün ve ruhi kabiliyetlerin olgunluğuna yirmi sekizinden önce çok nadir olarak ulaşır; kadınlar ise, henüz on sekiz yaşlarında bu güce sahip olurlar…

Fakat kadınların durumunda bu çok zayıf ve dar sı­nırlar dâhilinde gerçekleşir. Bu sebepten ötürüdür ki kadınlar, bütün yaşamları boyunca çocuk kalırlar, çünkü her zaman içinde bulun­dukları ana sıkı sıkıya bağlı kalarak sadece kendilerine en yakın ola­nı, olmak üzere olanı görürler, gerçek yerine bir şeyin görünüşüne teslim olurlar ve en önemli işlere karşı önemsiz şeyleri tercih eder­ler.

  • Erkek ve Kadınlar aklı kullanmada farklıdır.

Erkek, akli melekeleri sayesinde, hayvanlar gibi sadece içinde bulunduğu anda yaşamaz, fakat geçmiş ve geleceği hep göz önünde bulundurur ve değerlendirmelerini buna göre yapar; ihtiyat, basiret, bu denli sık karşılaştığımız kaygı, endişe ve tedirginlik buradan kay­naklanır.

Erkeklere göre, kadınlar daha zayıf bir şekilde yanlışı doğ­ruyu ayırt etme gücüne sahip olmaları nedeniyle, bunun beraberinde getirdiği üstünlükler ve sakıncalar da kadınlarca daha az paylaşılır.

  • Kadınların zaman kavramı sorunlar içerir.

kadınlar zihni bakımdan dar görüşlüdürler, (bir an­lamda miyopturlar), Sezgiye dayalı kavrama güçleri kendilerine en yakın olanı çok çabuk ve berrak bir şekilde algılarsa da, görüş alan­ları çok dardır. Uzakta olan şeylere tam olarak açıklık getiremez. Dolayısıyla, halen mevcut olmayan ya da geçip gitmiş veya gele­cekte olacak olan her şey onları erkeklerden çok daha az etkiler. Bu yüzdendir ki, aşırılık ya da ölçüsüzlüğe daha büyük bir eğilim sergi­lerler ve öyle zamanlar olur ki bu eğilim çılgınlık derecesine varır.

  • Kadınlar geçim ve gelecek korkusu içindedirler.

Kadınlar doğalarının bir gereği olarak son derece savurgandır. Kadınlar içten içe, eğer olabiliyorsa kocalarının sağlığında, ama her halükarda ölümlerinden sonra, istedikleri gibi harcayıp rahatça yaşayabilmeleri için, erkekle­rin para kazanmak için yaratıldıklarını düşünürler. Kocalarının, ka­zandıkları paralan evi çekip çevirmeleri ve idare etmeleri için onlara teslim ediyor olmaları onların bu inançlarını pekiştirir.

  • Kadınlar için şimdiki zaman önemlidir.

Her ne kadar bütün bunlar bir sürü sakıncayı beraberinde getiri­yor ise de, şu faydası asla unutulmamalı ve göz ardı edilmemelidir; kadınlar erkeklere nazaran daha fazla günceli yaşarlar. Eğer içinde bulundukları bu an tahammül edilebilirse çok daha keskin ve kararlı bir şekilde onun tadını çıkarırlar. Kadınlara özgü neşenin kökeni işte budur. Onları erkekleri kötü düşüncelerini, karamsarlıklarını nötrali­ze etmek, eğlendirmek ve ihtiyaç duyulduğunda, hatta tasa ve endişe ile bunaldıklarında erkeği teselli etmek için yapılandırırlar.

  • Kadınlar yargısı

Çok eski dönemlerde Almanların yaptığı gibi, güç ve nazik me­selelerde kadınlara danışmak hiçbir surette hafife alınacak bir konu değildir. Çünkü kadınların meseleleri kavrayış ve değerlendiriş şekli bizimkinden oldukça farklıdır. Bu, öncelikle bahis konusu meseleye en yakın yolu tutmaları ve genellikle dikkatlerini en yakında duran şey üzerinde sabitlemeleri nedeniyle böyledir. Buna karşılık biz erkekler bir genel kural olarak, bunun hemen burnumuzun dibinde olması gibi basit nedenden ötürü daha ötesine bakar, daha ötesini görürüz; o za­man yakın ve basit bir görüş elde etmek için doğru bakış açısına doğru geriye çekilmemiz gerekli hale gelir. Kadınların yargılarında, bizden daha gerçekçi ve telaşsız olmalarının ve şeylerde gerçekten mevcut olan dışında hiçbir şey görmemelerinin sebebi işte budur. Buna kar­şılık biz erkekler, eğer tutkularımız uyanmış ise, nesneleri abartmaya yahut var olmayan şeyi hayal dünyamızda canlandırmaya yatkınızdır.

  • Kadınların yaratılışı incelikleri yanında zayıflıklar içerir.

Kadınların, kaderin bir cilvesi olarak tabiatları gereğince aciz dü­şenlere veya bir sorunu olanlara karşı erkeklerden daha fazla müşfik ve sevecendirler. Hemen koruyucu pozisyon alırlar. Böyle davran­malarının nedeni içinde bulundukları durumu duygusal olarak daha fazla paylaşmalarıdır. Dolayısıyla aciz durumda olanlara daha ya­kın, daha candan ilgi göstermeleri yine bu aynı kökene bağlanabilir.

  • Kadınların adalet duygusu

kadınlar adalet, dürüstlük ve vicdanla ilgili mesele­lerde erkeklerden daha aşağıdır. Burada da, yine konuyu detayla­rıyla kavrama ve değerlendirme yeteneklerinin zayıflığı nedeniyle mevcut, sezgisel olarak algılanabilir ve gerçekliği hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık olan şeyler, üzerlerinde daha büyük bir tesir icra eder. Öyle ki soyut düşünceler ve değişmez düsturlarla, sarsılmaz kararlılıklar, daha genel bir söyleyişle, geçmiş ve gelecek kabullenmeleriyle ya da o an varlığı söz konusu olmayan ve uzakta olan bir takım şeylerin düşünceleriyle, bu tesire karşı koymak nere­deyse olabilirlik dışındadır. Bu anlamıyla doğal olarak, erdemin ilk ve asli niteliklerine kuşkusuz sahiptirler, fakat onları geliştirmek için zorunlu birer araç yahut vasıta olan ikincil niteliklerden çoğunlukla yoksundurlar. Kadınların belki de bu bakımdan bir karaciğeri olup da safra kesesi olmayan organizmaya benzediği söylenebilir. Burada yeri gelmişken Abhandlung über das fundament der Moral (Ahlakın Temeli Üzerine Araştırmalar) başlığını taşıyan analizimin 7-1. bölü­münde söylediklerime özellikle dikkatinizi çekmek isterim.

Yukarıda söylenmiş olanlar göz önüne alınarak daha yakından bakılınca kadın karakterindeki temel kusurun “adalet duygusu”ndan yoksunluk olduğu görülecektir. Bu esas itibarıyla daha önce sözü edilmiş olan muhakeme kabiliyetindeki ve düşünme melekesindeki zayıflıkta kaynağını bulur. Ancak aynı zamanda kısmen tabiatın on­lara daha zayıf cins olarak tahsis ettiği konuma kadar götürülebilir. Onlar, bu konumlan gereği kuvvete değil fakat kurnazlığa bağımlı­dırlar. Bu yüzdendir ki, içgüdüsel olarak desise ve kurnazlığa yatkın­dırlar ve yalan söylemeye karşı iflah olmaz bir anlayışa sahiptirler.

  • Kadınlar erkeklerden daha riyakardır.

Bunu şöyle açıklayabiliriz: nasıl ki aslanlar pençeler ve dişleri, filler ve domuzlar azı dişleri, boğalar boynuzlan, mürekkep balığı suyu bulandıran ve karartan mürekkebimsi sıvı ile donatılmışsa tabiat, kadınları da kendi kendini koruması ve savunması için ikiyüzlülük yahut riyakarlık yeteneğiyle donatmıştır. Tabiat, erkeklere fiziki güç ve akli meleke biçiminde bahşettiği kabiliyetin tamamını kadınlara bu şekilde bağışlamıştır.

İşte bu nedenle şunu söyleyebiliriz, ikiyüzlülük yahut riyakârlık kadınlarda tamamen doğuştandır. Bu olay neredeyse kurnaz kadının olduğu kadar ahmakların da ayırt edici özelliğidir. Bundan ötürü, saldırıya uğradıklarında savunma silahlarına başvuran hayvanlar için bu durum ne kadar doğal ise, kadınların da neredeyse her fır­satta ve vesileyle riyakârlıktan ve ikiyüzlülükten yararlanmaları o kadar doğaldır. Bundan yararlanırlarken belli bir ölçüde tamamen doğal olan haklarını kullanmaktan başka bir şey yapmadıkları dü­şüncesi içerisindedirler. Bu sebeple mükemmelen dürüst ve güve­nilir, ikiyüzlülüğe yahut riyakârlığa yüz vermeyecek bir kadın belki de düşünülemez.Yine aynı sebepten ötürü başkalarındaki ikiyüz­lülük yahut riyakârlığı bu kadar çabuk görüp fark ediverirler.

  • Kadınlar ile erkekler tartışamaz.

İşte bu nedenle kadınlarla bu konuda uğraşmak ve tartışmaya girmek önerilmez. İfade edilen bu temel kusur ve onun beraberinde getir­diği her şeyden, sahtelik, sadakatsizlik, hainlik, kadirbilmezlik ve benzeri gibi nitelikler ortaya çıkar. Bir adalet mahkemesinde kadın­lar, erkeklerden çok daha fazla yalan yere yeminden suçlu bulunur­lar. Aslında tabiatları gereği kadınların yemin etmelerine izin veri­lip verilmemesi konusu genellikle sorgulanan bir konudur. Hiçbir şey istemeyen hanımların dükkân tezgahlarından gizlice bir şeyler alıp aşırmaları zaman zaman her yerde sık rastlanılır bir durumdur.

  • Erkek kadına karşı hep tutkuludur ve meftundur.

Tabiat insan neslinin sürdürülmesi işi için güçlü kuvvetli, genç ve yakışıklı erkekleri göreve çağırır; Bunun temel nedeni insan soyunun yozlaşmamasıdır. Bu, tabiatın sarsılmaz iradesidir ve ifadesini kadınların tutkularında bulur. Bundan daha eski yahut daha güçlü bir yasa yoktur. O halde, vay o erkeğe ki talep ve çıkarlarını kadı­nın karşısına çıkaracak, onun yolunu kesecek şekilde ortaya koyar veya hak ve menfaatlerini onunla çelişecek ve çatışacak şekilde sergiler. Çünkü ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin ilk ciddi karşılaşma­da acımasızca ezileceklerdir. Zaten kadınların davranışlarına hâkim olan gizli, telaffuz edilmemiş, hatta farkında olunmayan, ama asli ve doğalarından gelen ahlaki ilke şudur:

“Bireylere, yani bizlere çok az dikkat ederek türün üzerinde haklar elde etmiş olduklarını düşünenleri aldatırken haklı ve kabul edilebilir sebeplerimiz vardır. Türün içeriği ve oluşumu nedeniyle, mutluluğu bizim ellerimize bırakılmıştır ve bizim dünyaya getirdi­ğimiz bir sonraki nesil (üzerinde elde ettiğimiz denetim) aracılığıyla bizim özen göstericiliğimize ve koruyuculuğumuza emanet edilmiş­tir; gelin ödev ve sorumluluklarımızı titizlikle yerine getirelim.”

Fakat kadınlar, asla ve hiçbir şekilde bu temel ilkenin (in abs­tracto) soyut anlamda bile olsa idrakinde değillerdir, onlar bunun ancak somut (in concreto) bilincindedirler ve bunu fırsat elverdiğin­de hareket ettikleri tarzın dışında başka bir şekilde ifade etme yolları yoktur. Dolayısıyla, vicdanları genellikle onları bizim zannettiğimiz kadar sıkıntıya sokmaz, çünkü yüreklerinin en karanlık derinlik­lerinde fert için duydukları ödev ve sorumluluklara karşı gelerek, üzerlerindeki talebi kıyas kabul etmez derecede daha büyük olan türe karşı vecibelerini çok daha iyi yerine getirdiklerinin idrakindedirler. Söz konusu meselenin daha ayrıntılı bir tetkiki baş eserim Die Welt als Wille und Vorstellung’un (İradi ve Tasarım Olarak Dünya) II. cilt, 44. bölümünde bulunabilir.

  • Erkek, kadına her zaman muhtaçtır

Aslında Kadınlar tamamıyla bir bütün olarak insan soyunun sürdürülmesi için vardırlar. Bu nedenle kaderleri burada sona er­diğinden kaderleri varlık nedenleriyle özdeş olduğundan genellikle bireyden ziyade tür için yaşarlar ve yürekle­rinin derinliklerinde bireyinkilere göre türün yani insan türünün iş ve meseleleri daha derin bir yankı bulur (bunları daha ziyade ciddiye alırlar). Bu, onların bütün varlıklarına, yaşamı algılama ve hareket tarzlarına belirli bir hafiflik yahut uçarılık, genellikle esas­lı biçimde erkeklerinkinden farklı olan belli bir eğilim kazandırır. İşte, evlilik yaşamında bu kadar sık karşılaşılan ve adeta normal bir durum haline gelen bir sürü anlaşmazlık ve uyumsuzluğu do­ğurup geliştiren şey de budur.

  • Erkekler kadınlar gibi kıskanç olamaz. Kadınlar arasında kıskançlık daha fazladır.

Erkekler arasındaki hâkim olan doğal duygu, safi kayıtsız kal­maktır. Buna karşılık kadınlar arasında bu, gerçek düşmanlıktır. Bunun nedeni erkekler arasında odlum figulinumun (mesleki kıs­kançlık yahut husumet], günlük iş ve ilişkilerle sınırlı olması (on­ların özel ilgi ve çıkar birliğinin ötesine geçmemesi), fakat kadınlar arasında bütün cinsi kucaklamasıdır, çünkü onların tek bir işi var­dır. Hatta sokakta birbirleriyle karşılaştıklarında birbirlerine sanki Guelphler (Uuelfo, Papa yanlıları) ve Ohibellineler (Ghibbelino, Papa yanlılarına karşı aristokratlar partisinin mensupları) gibi ba­karlar. Ve iki kadının tanışırken birbirlerine, iki erkeğin benzer bir durumda göstereceğinden daha büyük bir ihtiyat ve riyakârlıkla dav­ranmaları bilinen bir husustur. Bu yüzdendir ki, iki kadın arasında iltifat ve takdir ifadelerinin değiş-tokuşu iki erkek arasındakinden çok daha gülünçtür. (Ya da: “kaderleri onunla Özdeş olduğundan) Ayrıca bir erkek kural olarak başkalarına, hatta kendisinden aşağı olanlara bile, belli bir saygı ve insancıllıkla hitap ederken, yüksek tabakadan bir bayanın kendisinden daha aşağı konumda olan birisi­ne (sözünü ettiğim onun hizmetinde olan birisi değil) hitap ederken, genellikle takındığı kibir ve sanki istemeye istemeye yapıyormuş gibi tavır takınması tek kelimeyle tahammül edilmez davranıştır. Bunun sebebi, muhtemelen kadınlar arasındaki sınıf yahut tabaka farklılıklarının erkeklerin arasında olduğundan daha güvenliksiz, daha belirsiz olmasıdır. Bunun bir başka nedeni de; erkeklerin du­rumunda hesaba katılması veya değerlendirme konusu yapılması gereken yüzlerce şey varken, kadınlar için bunun her zaman tek bir şeyden, yani erkeklerin beğenisini ve takdirini kazanma iste­ği ve duygusundan ibaret olmasıdır. Bunlara ilaveten işlerinin tek yanlı doğası nedeniyle erkeklere göre kadınların kendi aralarında daha yakın bir ilişki içerisinde bulunmaları ve sınıf yahut tabaka farklılıklarını bu sebepten ötürü daha belirgin ve göze çarpar hale getirmeye çalışmalarını da sıralayabiliriz.

  • Erkek arayan, kadınlar aranan kısımdadır.

Tabiatları gereği bu bodur, dar omuzlu, geniş kalçalı ve kısa ba­caklı cinse, “cins-i latif’ ismini verebilen sadece cinsel güdüleri nedeniyle mantığını yitirmiş yahut görüş ufku bulutlanıp kararmış olan erkeklerdir, çünkü kadın cinsinin bütün güzelliği bu cinsel güdülenmeye dayanır. Onlara, çekici ve güzel demek yerine este­tikten yoksun cins demek daha doğru olurdu. Ne müzik, ne şiir, ne de güzel sanatlar için gerçek anlamda bir duygu ve duyarlığa sahiptirler; hoşça vakit geçirme arayışlarına yardımcı olsun diye eğer böyle bir şeye soyunacak olsalar bu her ne ise onu alaya yahut hafife almaktan asla öteye geçmez. İşte bu nedenle, herhangi bir şeye tamamen temiz bir düşünceyle ve özel olarak, nesnel bir ilgi gösterme yeteneğinden yoksundurlar. Bunun nedeni bana şu şekil­de görünmektedir: Bir erkek, şeyler üzerinde ya onları anlayarak yahut zorlayarak doğrudan hakimiyet kurmaya çalışır. Fakat bir kadın, her zaman ve her yerde dolaylı, yani bir erkek aracılığıyla hakimiyete yönelir; onun kurabildiği ya da teşebbüs ettiği tüm doğ­rudan hakimiyetler sadece erkekle sınırlıdır. Dolayısıyla, kadınların mizacında, doğalarının en derinlerinde her şeyi erkeği elde etme aracı olarak görme düşüncesi köklüdür Başka herhangi bir şeye il­gisi her zaman gerçekten uzak öykünme ve taklitten ibarettir. Sahte bir ilgidir. Amaçlarına eriştirecek her şey, yosmalık, yapmacık ve kandırmacadan oluşan dolambaçlı bir yoldan başka bir şey değildir. Nitekim, Rousseau bile bu konuyu şu şekilde ilan etmiştir:

Kadınlarda genellikle her hangi bir sanata yönelik olarak sevgiye raslanmaz. Onlar herhangi bir şey hakkında doğru ve gerçek bir bilgi sahibi değillerdir. Dehadan yoksundurlar.(Lettre d’Alembert, not XX.).

  • Kadınlar konuşur.

Görünen yüzeyin altına nüfuz edebilen herkes bunun böyle ol­duğunu teslim etmek zorunda kalmıştır. Bunun için kadınların bir konsere, bir operaya, bir tiyatro oyununa gösterdikleri dikkat ve il­giye bakmak yeterlidir (en büyük şaheserlerin en muhteşem bölüm­lerinde çene çalıp gevezelik etmekten kendilerini alamamalarındaki çocukça saflık sözgelimi.Antik Yunanlıların kadınları tiyatrolarına sokmadıkları eğer doğru ise, bunda tamamen haklı olduklarını kabul etmek gerekir, çünkü en azından böylelikle tiyatrolarında sessizlik hakim olur ve bir şey dinlemeleri mümkün olurdu. Günümüzde taceat mulier in ecclesia (kadınlarınız kilisede sessizce otursun ) İncilden(Korintoslular I 14:34) Devamı şöyledir.

“Çünkü onlara söz söyleme izni yoktur. Ancak şeraite uysun ve yasaya tabi olsunlar.  uya­rısı yerine taceat mulier in theatro (kadınlar tiyatroda sessiz dursun) ikazının konulması çok daha yerinde olurdu. Belki böylece bu uyarı perdenin üzerine büyük harflerle kazınabilirdi.

  • Kadınlarda yaratıcı düşünce zayıftır. Sanatkârlar nadir çıkar

Eğer bütün kadın cinsinin en seçkinlerinin güzel sanatlarda hiç­bir zaman gerçekten hatırı sayılabilecek kadar büyük, hakiki, özgün ve sahici olan hiçbir şey başaramadıkları ya da hangi türden olursa olsun dünyaya kalıcı değere sahip hiçbir eser veremedikleri düşü­nülürse, kadınlardan farklı hiçbir şey beklenilmemesi gerektiği ken­diliğinden anlaşılır. Fakat bu teknik, bizim olduğu gibi onların da imkân ve kabiliyetleri çerçevesinde sayılan resim alanında en çarpı­cı biçimde ortadadır. İşte bu nedenle resim sanatında gerçekten çok çalışkan ve gayretlidirler. Hal böyle iken, kadınlar resim sanatında yine de görülmeye değer tek bir büyük resim ortaya koymuş de­ğillerdir. Bunun tek ve basit nedeni resim sanatında böylesine doğ­rudan gerekli ve vazgeçilmez unsur olan yaratıcılıktan ve düşünsel nesnellikten mahrum olmalarıdır. Onlar asla öznel bir bakış açısının ötesine geçemezler, bu her şeyde böyledir. Sıradan kadınların resim sanatına karşı gerçek anlamda bir duyarlığa bile sahip olmamaları burada söylediğimiz sözlerle uyumludur:

Çünkü “Tabiat bir türden diğerine yavaş yavaş gelişme gösterir ve asla sıçrama yapmaz” Huarte’nin üç yüz yıldan bu yanar şöhretinden hiç bir şey kaybetme­miş olan ünlü kitabı, Examen de ingenios para las scienzias’ta ka­dınların yüksek kabiliyetlere sahip olmadığını ileri sürer. Kitabının Önsözünde şöyle der:

Kadın beyninin doğal yapısı akla ve öğrenmeye çok fazla yer ayırmaz. Kadınlar doğal karakterlerine uygun olarak edebiyat ve bilginin her türünden uzak dururlar. Kadınlar yine doğalarının gereği olarak derin zihinsel yeteneklere ulaşamazlar. Bizler onları belli bir beceriksizlik ve işe yaramazlık havası içerisinde sadece basit ve önemsiz şeyler üzerine çene çalarken gevezelik ederken görürüz.

Ve benzeri. Tek tek bu tanımın dışında kadınlara raslayabiliriz ancak münferit yahut kısmi istisnalar genel kuralı değiştirmez; kadınlar, bir bütün olarak alınacak olursa, en su katılmamış ve en onulmaz philisterlerdir(Zihinsel kapatise düşüklüğü nedeniyle zihinsel her hangi bir ihtiyacı olmayan kişi.)  ve öyle kalacaklardır.

  • Kadınlar hırslıdır fakat yorulmak bilmezler.

Kocalarının rütbe, makam ve unvanlarını paylaşmalarına izin veren şu saçma uzlaşma yüzünden, kocalarının bitmek bilmez soysuz emellerine sürekli bir uyarıcı, teşvik edici olurlar. Ve ayrıca onların philisterlikleri nedeniyle, başını çektikleri ve hâkim rengini verdikleri modem toplum çürümüştür. Toplum içerisindeki sosyal konumlarının ve mevkilerinin belir­lenmesi konusunda I. Napoleon’un “Kadınların Mevkisi yoktur”düsturu doğru bir bakış açısı ve ifade tarzı olarak kabul edilmelidir. Başka bir konuda Chamfort, çok doğru ve haklı biçimde şunları söy­ler:

Kadın beyninin doğal yapısı akla ve öğrenmeye çok fazla yer ayırmaz. Kadınlar doğal karakterlerine uygun olarak edebiyat ve bilginin her türünden uzak dururlar. Kadınlar yine doğalarının gereği olarak derin zihinsel yeteneklere ulaşamazlar. Bizler onları belli bir beceriksizlik ve işe yaramazlık havası içerisinde sadece basit ve önemsiz şeyler üzerine çene çalarken gevezelik ederken görürüz.

Onlar, sexus sequiordurlar (ikinci cins), birinciye göre her bakımdan daha aşağıda yer alırlar; zayıflıklarından sakınılmalıdır (zayıflıklarına karşı ihtiyatla davranmak gerekir), fakat kadınlara aşırı bir saygı ile davranmak tek kelimeyle komiktir. Bu şekilde davranmak bizi onların gözlerinde küçük düşürür. Tabiat, insan soyunu iki parçaya böldüğünde, çizgiyi tam ortadan çekme­miştir. Olumlu ve olumsuz, artı ve eksi kutuplar arasındaki ayrım, kutupluluk ilkesine göre, sadece niteliksel değildir. Aynı zamanda niceliksellikte içerir.

  • Doğu ve batıda kadın hakkındaki düşünceler

Eski dünyanın ve Doğu’nun insanları, kadınları bu ışıkta gör­müşlerdir; onlar kadınların gerçek konumunu Fransızlara ait artık geçmişte kalmış ve eskimiş centilmenlik ve saçma saygı fikirleri­mizle (ki Hıristiyan-Töton budalalığının en yüksek ürünü budur) bizden daha iyi tanıyıp takdir etmişlerdir. Bu (çağdaş) fikirler, onla­rın daha kibirli ve kurumlu olmalarına hizmet etmekten başka bir işe yaramamıştır. O kadar ki onları bu halde görüp de kutsallıklarının ve dokunulmazlıklarının farkında olduklarından kafalarına esen her şeyi yapabileceklerini düşünen Benares’teki kutsal maymunları ha­tırlamamak olası değildir.

Fakat Batı’da kadın, daha doğrusu “hanımefendi” kendisini bir fausseposition da (yanlış konum) bulur; çünkü kadın, eskilerin daha doğru adlandırmasıyla sexus sequior’ dur (ikinci cins), saygı ve tak­dir konusu olmaya, yahut başını erkekten daha yüksekte tutmaya ve onunla aynı haklara sahip olmaya layık değildir. Bu yanlış ko­numun sonuçları yeterince açıktır. Bu nedenle insan soyunun bu “iki numarası” eğer Avrupa’da hak ettiği yere oturtulsa ve şu başbelası hanımefendi tekerlemelerine (ki bu bizi sadece Asyalıların alay konusu yapmalarına ve hafifsemelerine yol açmakla kalmayıp, aynı zamanda Yunanlıların ve Romalıların önünde de gülünç duruma düşürmektedir) son verilmesi ziyadesiyle arzu edilir bir şey olurdu. Eğer bu başarılabilirse, topluma ait olan, medeni ve siyasi ilişkile­rimizin mevcut durumu olabildiğince iyileşecektir. (Kadınları tahta varis olma hakkından mahrum eden) Sal Franklarının veraset yasa­sına lüzum kalmazdı; bu lüzumsuz, bilindik bir söz kabul edilirdi.

Avrupalıların hanımefendisi, aslında doğrusunu söylemek gere­kirse asla var olmaması gereken bir yaratıktır: O, ya bir ev kadını ya da kibirli ve kurumlu olmamak için ev kadını olmayı umut eden bir genç kız olmalıdır. Her şeye karşın, uysal ve söz dinleyecek şekilde yetiştirilmemelidir. Toplumun alt sınıflarında yer alan kadınların, bir başka ifadeyle, bu cinsin büyük çoğunluğunun Doğu’da olduğundan daha çok mutsuz olması Avrupa’daki hanımefendiler gibi yaratıklar var olduğu içindir. Lord Byron bile bize şunları aktadır (Letters and Papers, der. Thomas Moore, C. II. sh. 454):

“Antik Yunanlılar döne­minde kadınların durumu düşünülecek olursa, bu yeterlidir. Şimdiki durum, şövalyeliğin ve feodal çağlarda yaşanan barbarlığının bir kalıntısıdır. Kesinlikle sunidir ve doğal değildir. Onlar eve göz ku­lak olmalıdır (yedirilip içirilmeli, giydirilip kuşandırılmalıdır) fakat topluma ve toplumsal sorunlara karıştırılmamalıdır. Din konusunda iyi eğitim de görmeli, ama ne şiir ne siyasetle meşgul olmamalı, din ve yemek kitaplarından başka bir şey okumamalılar. Müzik, resim, dans Keza az biraz bahçecilik ve ara sıra da çift sürme… Epirus ’ta yollan başarıyla tamir ettiklerini gördüm. Ne en aynı zamanda ot biçme ve süt sağma olmasın?

  • Kadın ve erkek eşitliği ve tek eşli evlilikte görünen olumsuzluklar

Avrupa’da geçerli olan kanunlar, kadını erkeğin dengi olarak kabul etmektedir. Dolayısıyla bu yola yanlış noktadan başlamak­tır. Tek eşlilik geçerlidir.. Evlenmek demek haklan bölüşmek, ödev yahut sorumlulukları ise ikiye katlamaktır. Bu durumda, kanunlar kadınlara erkeklerle eşit haklar sunduğuna göre, onlara aynı zaman­da erkeklere özgü bir akıl gücü de kazandırmış olmalıydı. Halbuki, kanunların kadınlara sunduğu imtiyaz ve payeler tabiatın onlara ti­tizlikle ölçüp biçerek taksim ettiği şeyi aştığı nispette, bu imtiyazları gerçekten paylaşan kadınların sayısı da o ölçüde azalmaktadır. Dolayısıyla geri kalanlar, diğerlerine tabiatın bağışladığından fazla­sı verildiği kadarıyla doğal haklarından mahrum edilmektedir.

Çünkü tek eşliliğin ve ona eşlik eden evlilik yasalarının kadın­lara tahsis ettiği tabiat kanunlarının tamamen zıttı olan bu ayrıcalıklı konum (bu sayede onlar her bakımdan erkeklerin dengi olarak ka­bul edilmektedir, oysa hiçbir surette böyle değillerdir ve yanlıştır) aklı başında ve basiret sahibi erkeklerin böylesine haksız bir dü­zenlemeye büyük bir fedakârlıkta bulunmadan ve rıza göstermeden önce bir hayli düşünmelerine (titizlenmelerine) neden olmaktadır. Ancak, evlenecek durumda olup da evlenmeyenlerin sayısı çok daha fazladır. Bu durumda olan erkeklerin hemen hepsi arkalarında çoğu kez kendisini geçindirecek ekonomik imkânlardan yoksun ve kendi cinsi için uygun olan uğraşı kaybettiği için her halükarda az veya çok mutsuz olan evlilik yaşı geçmiş kızlar bırakmaktadır. Diğer taraftan, birçok erkeğin evliliğin hemen ardından baş gösteren ve belki otuz yıl veya daha fazla bir zaman sürecek müzmin bir hastalığı bulunan bir karısı vardır; bu durumda ne yapacaktır o? Bir başka erkek için karısı artık çok yaşlı hale gelmiştir; bir üçüncüsü için karısının iç dünyası şimdi ona karşı öfke ve nefretle dolmuştur. (Doğudaki durumun tam tersi olarak) Avrupa’da tüm bu erkeklerin ikinci kadınla evlenmelerine izin verilmez. Hâlbuki Asya ve Afrika’da durum kesin olarak böyle değildir. Tek eşlilik kuramına rağmen güçlü kuvvetli ve sağlıklı bir erkek, her zaman cinsel dürtüsünü hisseder… Haec nimis vulgaria et omnibus nota suni. (Ancak, böyle şeylerin önemsiz olduğu herkesçe bilinir.)

Bu sebepten ötürü, çok evliliğe izin veren uluslar arasında kadınlar mutlaka geçinmenin bir yolunu bulmaktadır. Hâlbuki tek eşliliğin geçerli olduğu ülkelerde evli kadınların sayısı sınırlıdır ve bir geçim yolu bulamayan kadınların sayısı artmaktadır; yüksek sınıfa mensup olanlar hiçbir işe yaramayan kız kuruları olarak meraksız, heyecan­sız kupkuru bir hayat sürmekte, aşağı tabakadan olanlarsa doğalarına uygun olmayan çok zor ve iğrenç işler yapmaya mahkûm edilmekte ya da fahişeliğe zorlanmaktadır. Onları onurdan yoksun olduğu ka­dar sevinçsiz ve neşesiz de olan bir hayat beklemektedir. Fakat bu şartlar altında erkeklerin arzularını tatmin etmek için bir gereklilik haline gelmektedirler. Bu durumda konumları açıkça, koca bulmuş ya da bulmayı umut edebilecek derecede talihin kayırdığı diğer ka­dınları yoldan çıkmaktan koruyacak ve toplum nezdinde kabul gör­müş bir sınıf yahut meslek olarak tanınmaktadırlar. İşte bu nedenle sadece Londra’da seksen bin fahişe vardır. O halde, bu en korkunç akıbete böylesine koşarcasına yaklaşmış olan bu kadınlar, aslında tek eşliliğin sunağına götürülen insan kurbanlar değil de nedir?

  • Kadınlar çok eşliliğe neden izin vermezler?

Burada sözü edilen ve böylesine mutsuz ve uğursuz bir konuma yerleştirilmiş kadınlar, kibir ve kurumlarıyla, yapmacık ve sahte­likleriyle Avrupalı hanımefendinin kaçınılmaz bir şekilde yansımasıdırlar. Bu yüzdendir ki, çok evlilik bütün yönleriyle ele alınacak olursa itiraf etmek gerekirse gerçek anlamıyla kadın cinsinin yara­rınadır. Diğer yandan karısı müzmin bir hastalıktan mustarip olan, çocuk doğuramayan ya da kendisi için zaman içerisinde yaşlı hale gelmiş olan bir erkeğin neden bir ikinci kadın almaması gerektiğinin açıklanabilir bir nedeni yoktur. Görünen o ki, çoğu insan sırf bu do­ğal olana aykırı tek eşlilik kurumunu reddettiği için Mormonluğu be­nimsemektedir. Cinsel ilişki anlamında hiçbir kıta, bu tabiat kurallarına tamamen ters tek eşlilik kurumu yüzünden Avrupa kadar adaba aykırı bir durum içerisinde değildir. Kadınlara doğal olana aykırı hakların bahşedilmesi doğalarına uygun olmayan vazifeleri zorla kabul ettirmiştir, ne var ki bunların yerine getirilmemesi onları mutsuz hale getirmektedir.

Eğer örneklersek, çoğu erkek, sosyal konumu ve mali duru­mu söz konusu olduğu kadarıyla bu yolla parlak bir eşi kendisine bağlama umudu olmadıkça evliliği akıllıca bir yol olarak düşün­memektedir. O zaman evliliğin şartlarından farklı, yani karısına ve çocuklarına güvenli bir gelecek sağlayacak olan koşulların dışında kendi seçimi olan bir kadını elde etmeyi arzulamaktadır. Bu koşullar ne kadar adil, makul ve uygun olursa olsun ve kadın medeni toplu­mun temeli olarak sadece evliliğin bahşedebileceği aşırı imtiyazlar­dan vazgeçerek ne kadar rıza gösterirse göstersin, mutlaka belirli bir ölçüde saygınlığını kaybedecek ve yalnız bir hayat sürecektir. Çünkü insan doğası bizi başkalarının görüşlerine değeri ne olursa olsun aldırmayacak derecede bağımlı kılar. Buna karşılık eğer ka­dın razı olmazsa, sevmediği bir adamla evlenmeye zorlanma veya bir kız kurusu olarak pörsüyüp buruşma tehlikesiyle yüz yüze ge­lecektir, ancak bir yuva kurmak için ona ayrılmış olan zaman çok kısa ve sınırlıdır.

Tek eşlilik kurumunun bu yanı göz önünde alın­dığında, Thomasius’un derin biçimde bilgilendirici incelemesi olan “De concubinatu” gerçekten okunmaya değerdir. Luther Reformuna kadar bütün uygar uluslarda ve bütün çağlarda cariyeliğe (kapatmalığa) izin verildiğini, hatta belli bir ölçüde kanunlarca tanınmış ve haysiyetsizlikle birlikte anılmamış bir kurum olduğunu gösterir. Sahip olduğu bu konumu Luther Reformuna kadar korumuştur. Bu reformlardan sonra da, ruhban sınıfının evliliğini meşrulaştırmanın bir başka aracı olarak kabul edilmiştir; bunun üzerine Katolikler bu konuda geride kalmayı göze alamamışlardır.

Çok eşliliğin tartışılacak bir yanı yoktur, her yerde bulunan ve karşılaşılan bir olgu olarak kabul edilmelidir, çözülmesi gereken so­run bu konunun nasıl düzenleneceğinden ibarettir. O halde, gerçek tek eşlilik taraftarları nerededir?

Hepimiz en azından bir müddet, çoğumuz ise her zaman çok eşli yaşarız. Dolayısıyla, her erkek çok kadına ihtiyaç duyduğundan, ona bu konuda izin vermekten, hatta çok kadın bulmayı ona yerine getirilmesi gereken bir vecibe ola­rak yüklemekten daha doğru bir şey yoktur. Bu suretle kadın boyun eğen bir varlık olarak eski doğru ve doğal konumuna geri döndürü­lecektir ve saygı ve hürmet konusundaki gülünç iddialarıyla hanı­mefendi, bu Avrupa uygarlığının ve Hıristiyan-Töton budalalığının hilkat garibesi, artık var olmayacaktır. Kadınlar yine var olacak, fa­kat Avrupa’nın şimdilerde dolu olduğu mutsuz kadınlar değil. Bu anlamıyla değerlendirildiğinde, Mormonların evliliğe bakış açısı doğrudur.

  • Doğu ve batıda kadın hürriyeti ve miras durumu

Hindistan’da kadınlar hiçbir şekilde bağımsız değildir, her biri Manu Yasası’na (Bölüm, 5, 1. 148) bağlı olarak ya babasının yahut kocasının, ya kardeşinin ya da oğlunun denetimi altındadır.

Dul kadınların ölmüş olan kocalarının ardından kendilerini kur­ban etmeleri hiç şüphesiz insanı rahatsız eden bir düşüncedir, fakat kocasının, çocuklarım için çalışıyorum diye kendini avutarak bütün yaşamı boyunca yorulmak bilmeksizin kazandığı parayı, âşıklarıyla yemesi olgusunun düşüncesi bile bir o kadar insanı isyan ettiren bir düşüncedir. Medlum tenuere beati (Dolayısıyla ne mutlu orta yolu tutanlara). Bir annenin ilk aşkı, tıpkı hayvanların ve erkeklerin ol­duğu gibi, tamamıyla içgüdüseldir, dolayısıyla çocuk artık fiziksel bakımdan aciz ve çaresiz durumdan kurtulunca bu azalır. Bundan sonra ilk aşkın yerini alışkanlık ve akla dayalı bir aşk alır; fakat bu çoğu kez, özellikle anne çocuğunun babasını sevmediğinde or­taya çıkmaz. Bir babanın çocuklarına duyduğu sevgi farklı türden ve daha samimi, daha uzun ömürlü bir sevgidir; bunun temelinde çocukta kendi iç benliğini bulup tanıma yatar ki, bu duygu kökeni bakımından tam bir metafizik niteliğe sahiptir.

Söz konusu olan ister eski dünya ister yenidünya olsun, nere­deyse bütün uluslarda, hatta Hotantolar (Hotantolarda bir babanın sahip olduğu bütün mal varlığı en büyük oğluna ya da aynı aile içindeki en yakın erkek akrabalara geçer. Miras asla bölünmez ve kadınlar hiçbir surette mirasdan pay alamazlar.) arasında bile ölenin malvarlığından münhasıran erkek mirasçılar istifade eder, bu uygulama­dan sadece Avrupa’da uzaklaşılmıştır.

Erkeklerin uzun yıllar binbir güçlükle çabalayıp didinerek elde ettiği servetin ölümünden sonra, tereke olarak akıl eksiklikleri yüzünden ya kısa zamanda yoktan yere heba edecek yahut başka türlü ellerinden uçup gidecek olan ka­dınların eline geçmesi yaygınlığı ölçüsünde büyük bir adaletsizliktir ve kadınların mirasçılık hakları sınırlanarak bunun önüne mutlaka geçilmelidir. Bana kalırsa ister dul olsun ister genç kız olsun kadınların, miras bırakanın erkek mirasçısı olmaması halinde, rehin yahu ipotekle güvence altına alınmış mülkiyet üzerinden hayat boyu kendilerine ödenecek faiz gelirlerinin ötesinde, taşınmaz mülkiye­tinin yahut sermayenin özü üzerinde hak sahibi olmalarına izin verilmemesi bu daha iyi bir düzenleme olur. Parayı kazanan kadınlar değil, erkeklerdir dolayısıyla kadınların ona kayıtsız şartsız sahip olmalarında, ne de onu idare edebilmelerinde meşru bir taraf yoktur. Kendilerine kelimenin gerçek anlamında servet, bir başka söyleyişle tahviller, hisse senetleri gibi menkul, konut-arazi gibi gayrı menkul sermaye değerleri miras olarak kaldığında, asla onu serbestçe tasar­ruf edebilme hakkı verilmemelidir. Her zaman bir koruyucuya, bir vasiye ihtiyaç duyarlar ve hangi koşullar altında olursa olsun asla kendi çocuklarının vasisi olmamalıdırlar.

  • Kadınlar neden mağdur olur?

Her ne kadar erkeklerinkinden daha büyük olduğu ispat edilemese de kadınların kendilerini beğenmişlikleri, içinde bütünüy­le maddi bir hedef (özellikle maddi şeyler etrafında dönüp durma) eğiliminde olan büyük bir tehlike yahut kötülük barındırır. Burada üstünde ısrarla durmak istediğim kişisel güzellikleri, güzel ve gös­terişli giysiler, incik boncuklar, tantana ve şatafat, kadınların bü­yüklenme vesilesidir. Kadınların, toplum içindeki payının bu kadar büyük olmasının sebebi budur. Böylesine savurgan ve ölçüsüz olma temayüllerinin arkasında da bu yatar ki, muhakeme kabiliyetleri ne kadar zayıf ise bu o kadar fazla olur. Bu gerçeğe binaen eski dünya­dan bir yarar, kadınların bu savurgan tabiatları hakkında şöyle söyler: “Kadınlar olmasaydı dünyadaki yaşamımızın başlangıcı tam bir çaresizlik ve acziyet; ortası zevkten mahrumiyet ve sonunda asla teselli olmazdı.”

Ancak sıra erkeklere geldiğinde, onlar için büyüklenme çoğun­lukla akıl, anlayış, öğrenim, bilgi, cesaret ve benzeri gibi kesinlikle maddi içeriği olmayan üstünlükler yönünde gelişir (ya da bu gibi meleke ve nitelikleri kendine konu edinir).

  • İktidar erkekte mi kadında mı olmalı?

Aristoteles, Politika’da Spartalıların kadınlarına çok fazla şey vererek, miras ve drohoma haklarını kabul ederek ve onlara büyük miktarda bağımsızlık ve öz­gürlük tanıyarak kendi üstün konumlarını kendi elleriyle tehlikeye soktuklarını izah eder ve bunun, Sparta’nın çöküşüne ne büyük kat­kıda bulunduğunu gösterir. (II Kitap, 9 Bölüm) Daha sonraki yıllarda doğacak bütün sıkıntı ve sorunları, onun doğal sonucu olarak görmemiz gereken Birinci Devrim ile sonunda varacağı yere varmış olan saray ve hü­kümetin zaman içerisinde çürüyüp tefessüh etmesinden, Fransa’da XIII. Louis’nin zamanından beri sürekli olarak artış göstermiş olan kadınların etkisi sorumlu tutulamaz mı? Her halükarda kadın cinsi­nin, “hanımefendi”nin varlığı ile böylesine belirgin biçimde gün yü­züne çıkmış olan bu yanlış konumu bizim toplumsal durumumuzda en temel kusurdur ve onun tam kalbinden bulunan bu kusur zararlı etkisini kaçınılmaz olarak dört bir tarafa yayacaktır.

Kadının iç dünyasında büyük yer işgal eden itaat etme ve söz din­leme güdüsünün varlığı, mutlak bağımsızlık konumuna yerleştirilmiş olan her kadının hiç vakit kaybetmeden kendisini öyle veya böyle de­netilip yönetileceği bir erkeğe bağlamasından anlaşılmalıdır. Bunun temel nedeni, onun bir efendiye olan büyük ihtiyacıdır. Eğer genç ise bu erkek; bir âşık, ihtiyar ise günah çıkarıcı bir rahiptir.

Kaynakça
Arthur Schopenhauer, trc: Hasan İlhan
Über die Weiber (Parerga und Paralipomena II)
Metaphysik der Geschlechtliebe (Die Welt als Wille und Vorstellung
Aşka ve Kadınlara Dair-Aşkın Metafiziği. (İstanbul-2011).

Sevebilirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir